filadamindusleri

Insanlar hakkinda yazmayi seviyorum, Bu blog belki de karakter analizleri yapabilecegim bi yer haline gelebilir, hala nasil kullanicagimi cok iyi kestiremedigim bu sanal sayfayi belki de karsilastigim, sevdigim, hic konusmadigim ama bi sekilde beni yazmaya itebilecek hayatlarla doldurabilirim. Kara Kitap'taki Galip'in tek tek insan yuzleri fotograflariyla dolu kutulari acmasini ve hepsini incedigi gunduzleri-geceleri-aylari unutmak nasil mumkun olabilir ki?

My Photo
Name:
Location: istanbul, Türkiye

Eğer bu blogu okumaya yeni başladıysanız, yazılanları en alttan yukarı doğru okumak "gösteri sürecini takip etmek" adına daha anlaşılır olacaktır.

Sunday, September 24, 2006


Birileri yazmalı. Hakkında birşey yazılmadan
kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.... W. Saroyan


Madam’ları tükettikten sonra……

Bir rivayete göre Madam Anahit, İstanbul meyhane kültürü arşivini “fotoğraf” toplayarak oluşturmak istersek en çok fotoğrafta yer alan kişi ünvanıyla tarihe geçebilirmiş….Bu yazıyı okuyan dostlarda eğer Çiçek Pasajı ya da Nevizade’de, 40 yıl içeresinde (evet Madam tam 40 yıldır durmadan Çiçek Pasajında akordeon çalıyordu) çekildikleri resimleri tozlandıkları albümlerden - tenekelerden çıkartıp bakacak olurlarsa Madam’ın akordeonunun muhakkak bir parçasını ya da en güleç haliyle, en has pozuyla en beyaz dişleriyle mutlaka bulacak- göreceklerdir.
Sokakta müzisyen ve kadın olmak
Çiçek Pasajı Istanbul’un ne kadar en tanınmış merkezlerinden diyebiliyorsak Dünyanın da “meyhane merkezi” dersek sanırım yanılmış olmayız… Madam Anahit de Entelektüel Cavit, Bademci Mahmut Usta gibi Çiçek Pasajının sembolleşmiş bir karakteriydi. Sanırım 90 kuşağına kadar doğan herkesin görmesede adını – akordiyonun metnini- bişekilde duyduğu bir karakter. Bu kadar “kulis”de kalmayı ve 78 yaşına kadar “sokak”ta saygı görerek yaşamayı nasıl başarmıştı…. Cemal Süreya’nın “ …yarasini kuliste saran bi soytari gibi” mısrasına atıfta bulunarak; Madam o kadar sıkıntısını, yaşadıklarını, ağır hayat koşullarını nasıl da yakasındaki gülle, dudaklarına bol gelen o kırmızı rujla, tizlerde kısalıveren o buruk sesiyle, tiril tiril elbiseleriyle sanırm en çok da akordeonuyla kapatırdı…..

1926’da Talimhane’de eski Niagora manavı’nın karşısındaki evde dünyaya gelmiş Madam Anahit. Ermeni cemaatinin tanınan bir ailesinden geliyor, Annesinin babası Hazine-i Hazıra da müfettiş, kardeşi genç yaşta intihar etmiş bir din adamı, Vosge Apeğa; Öyle vaazlar verirmis ki kiliseden çıt çıkmaz, söyledikleri günlerce konuşulurmuş evlerde. 1953 de alkolden (!) vefat etmiş. Liseyi Ermeni Katolik Anaratoğutyun’da bitirmiş yani şimdiki İstanbul Sanat Merkezi, en çok şapelini severmiş okulun şimdi ise fresklerin üstü boyanmış halde öylece durur ne yazık ki. Yazları sıkça gittiği Büyük adada birgün Rum komşularının oğlu Yorgo’ya aşık olmuş. Yorgo akordeon çalıyor….Eh sebep bu ya Annesi ısrarlarına dayanamayıp Anahit’e (daha Madamlığa çok var…) Yorgo’nun aşkına karşılık Akordeon almış. Meraklısına sene 1944 Anahit 18 yaşında Yüksek Kaldırımın zamanın ünlü dükkanı Papa Jorj’dan 170 liraya. İlk heyecanla Saint Antonio`a dua etmeye gitmişler ana-kız; Akodiyon kucağında…. O günden ölümüne 78 yaşına kadar hiç kucağından inmedi akordiyonu…

İlk ders

Papa Jorj’un aracılığıyla zamanın ünlü hocası Arto Benon’la derslere başlamış Madam yine meraklısına 4 altın bir ders, o zamana göre büyük para….. Önce Baver- Çerçin ve bir sürü metod üstüne çalışmış, kendi deyimiyle çabuk öğrenmiş. Bakmış ki Benon Bey’den alacağını almış hoca değiştirmiş; Norayr Dırızyan…..İkinci hocası ve ilk kocası…. 20 yaşında düğünlerde-nişanlarda çalmaya başlamış daha sonraları “başarılı” olduğu ama kendi deyimiyle “cebi-delik başarı”lı olduğu Çiçek Pasajı yılları başlamış.
Kocası mı? 17 yıllık beraberliklerinden sonra boşanma ve ayrı geçen uzun 10 yıl sonrası tekrar Norayr beyle ikinci evlilik- iki çocuk, Onnik ve Berç.
Sebebi belli; “seviyorduk birbirimizi”
Uzun yıllar yaşadıkları Tarlabaşındaki binaları pek çok İstanbullunun yakından hatırladığı tarihi yapı, konak, deniz manzarası bırakmayan “Berbadettin talan” pardon dilimiz sürçtü Bedrettin Dalan’lı yıllarda yıkılmış. 1988’de devletten parasını alamayınca kiracı durumuna düşmüş Madam. Tek yaşadığı bu olsa demek geliyor insanın içinden ama 6-7 Eylül olaylarında yıllar boyu akordeon çalıp neşe verdiği insanların nasıl da bir gecede “kurt” a dönüştüğünü, iki kadeh ardından “büyük adamların” nasıl da küçüldüklerini, “Madam” ın “Gavur” olduğunu birbir duymuş, görmüş ve en ağır şekilde “maddi zorluklarıyla” beraber yaşamış…
Çiçek Pasajının ilk yılları kavga patırtı geçmiş ta ki kendi mevkisini kazanması, “Madam “ olması yıllarını almış. Öldüğü güne kadar bir kere bile rakı-sigara içmemiş. Çiçek Pasajından geçen “ünlü” herkesle ahpablık kurmuş, üzüntülerine gözyaşı sevinçlerine kahkaha olarak akordiyonuyla eşlik etmiş. En çok “Papatya gibisin” ve “Yıldızların altında” parçalarını çalıp söylemiş. Kendi hısmı Boncuk restauranta arada bir akrabaları, dostları “cemaat üyeleri” yani eski İstanbul çocukları da gelirse Ermenincesini patlatıp “Ermenince şarkılar” da okurmuş….. Geceye buzlu suyla başlar sonra bol vişne suyu içermiş çok acıktı mı paçanga böreği yer, balık olarak da sadece Mezgit yermiş (merkalısına; kılçıklı balık sevmezmiş)
Sorulduğunda oynadığı filmlerin sayısını kendisi de hatırlamaz; Babamın suçu (Cüneyt Arkın), Adalet (Cüneyt Arkın),Öğretmen (Kemal Sunal), Faize Hücum, Kadın ve Şarap, Cennet Çocukları, Arkadaş, 24 Saat…..Kendisine göre hayatının -Istanbul’un- en güzel yılları 30-35 yaşında olduğu yıllar yani duvarından beraber çekildikleri resimlerini eksik etmediği Ayhan Işık’lı, Zeki Müren’li, Sadri Alışık’lı, Kemal Sunal’lı, Yılmaz Güney’li……yıllar

En çok sevdiği “Akordiyonu” dışında bir de hayvanları özellikle “kedileri” varmış Madam’ın. Tarlabaşı Bulvarı açılmadan önce, yıkılan evinin bir odasında Hayvanları Koruma Derneği faaliyetlerini başlatmış, 15 yıllık bir faaliyet döneminden sonra, bir gün evleri istimlak (t(d)alan) edilmiş ve her şey mahvolmuş. Evine gidenler anlatırlar eski İstanbul adetlerine göre, likörlü, çikolatalı ve kahve ikramlı bir ağırlama sunarmış mutlaka misafirlerine. Son yıllarda misafiri de kalmadığından dostları sadece kedileri ve bir- iki kadim dostuymuş, Beyoğluna ise çıkamaz olmuş.
Masasına çağıranları beğenmezse milyar da verseniz “içtiğinize meze olmam” deyip cevaplarmış.
Yazının başında söylediğimiz gibi “fotoğraflarımıza” sessizce konuk olan Madam Anahit biraz okuyucu araştırdığında görecektir ki kaç yazıya, röportaja, kaç şiire konuk olmuştur.
Çiçek Pasajının gökyüzüne açık tavanında akoridyon nağmeleri sahipsiz tam bir senedir. Yeri doldurulamayacak Beyoğlu tarihinin bir rengi daha soluk artık. Cenazesine 30 kişi katılmış. Binlerce, yüzlerce rakı sofrası- belki bu yazıyı okuyan sizin bile- masalarına zamanında konuk olmuş “ Madam”ın cenazesine.
“Azınlıktı ve bağlı olduğu azınlıkta da azınlıktı” böylesi marjinal bir kadın böylesi bir cenazeye layıkmıydı acaba.. Alkışlarla masamızdan başka bir masaya geçerken keşke alkışlarla uğurlayabilseydik cenazesinde de Madam’ı … Her Pazar aksatmadan gittiği, Beyoğlu Üç Horan Kilisesi rahibi Sahak Maşalyan’ın cenaze vaazında söylediği gibi “Artık alkışlar tükendi” söylediklerimizi doğruluyor sanki.

Azınlıklar Avrupa Birliğine giriş sürecinde bir nevi “özgürlüklerini kazanırken!?!” farkındalar mıdır ki acaba bir nevi “biblo-nostalji” olduklarının ve artık kendilerinden “zarar gelmeyeceğinin”. Televizyonlar-radyolar her dilden yayın yapıyormuş, ana dil özgür olmuş, ….Hıh neye yaradı ki tüm “Madam”ları tükettikten sonra……

Biz ne yapabiliriz şimdi diye düşünüyorsanız, sanırım en güzeli 30 Ağustos günü Şişli Ermeni Mezarlığına gidebilir yanınızda bir duble rakı biraz akordeon namesi götürebilirsiniz (Tekrar meraklısına not: Anahit'in mezarının tapusu Osmanlı tapusu imiş. Parasızlıktan tapuyu yenileyememiş.) Ya da olmadı Nevi zade’de Çiçek Pasajı’nda şerefine bir kadeh kaldırabilirsiniz…

40 yıldır kucağından düşürmediği Akordiyonu kim bilir nerdedir şimdi? Ya kedileri? Gittiğin yerde yakandan düşürmediğin gülünün kokusu ferahlatsın içini…..

Toprağın bol olsun Madam Anahit….

Kaynak ve yazı alıntıları: Nebil Özgentürk, Refik Durbaş, Vazken Değirmentaş, Arman Tayran, İsmail Saymaz, Ekşi Sözlük…


Mihran Tomasyan



Halil Koç (İkinci Bahar)


Madam Anahit’i çok eski yıllardan beri tanırım. O gittikten sonra hiç sokak çalgıcısı gelmedi Çiçek Pasajı’na. Mesleği de onunla birlikte kaybolmaya başladı sanki. Geçtiğimiz yıl vefatının ardından bir hafta boyunca masalarımızda Madam Anahit’in resmini koyarak ona saygımızı göstermeye çalıştık ikinci bahar çalışanları olarak.

Cengiz (Cambaz)

“Ben küçüktüm, Nevizade’ye çiçek pasajına içmeye gelirdik. O zamanlar tanıdım Madam Anahit’i gelir bir sandalye ye çöker “ha buraya oturayım” derdi. Ve otururdu. Herkes tanırdı onu. Çiçek’teki ve Nevizade’deki tüm asmalar onundu zaten. Önünde duraksadığı masadakiler hemen bir sandalye çekerlerdi altına o da birkaç parça çalıp yoluna devam ederdi.
Çok geçe kalmazdı zaten erken başlayıp erken bitirirdi turunu. Son birkaç yılında artık yaşlanmıştı Hohner Marka akordeonunu oğlu taşıyordu. Zaten Akordeonu da oradaki bakkallardan birine bırakırdı taşımasın diye. Beyoğlu sokakları onun eviydi zaten.”

Maryam Dırameryan (Ev kadını)

“Madam Anahit sanıldığının aksine öldüğü güne kadar Ermeni köklerini hep korudu. Ermenince konuşur hergün evine ermenince gazete alır ve her Pazar aksatmadan Balıkpazarındaki ÜçHoran Ermeni kilisesinin Pazar ayinine giderdi.
Hatta hoş bir anım var. Biz Esayan Ermeni Lisesinin 100. yılı nedeniyle bir etkinlik düzenliyorduk. Etkinliği ermenince gazetelerden okuyup telefonla 7 tane bilet almıştı. Kimbilir o haliyle o durumda nasıl-ne kadar kazanıyordu ama mezun olduğu liseye öyle bağlıydı ki hiçbir etkinliğini kaçırmazdı. Arkadaşlarıyla etkinliğimize katılmıştı. Ne zaman beni görse okulunu “Esayan”ı sorardı. Ne yazık cenazesine çok az katılım vardı.”






0 Comments:

Post a Comment

<< Home