filadamindusleri

Insanlar hakkinda yazmayi seviyorum, Bu blog belki de karakter analizleri yapabilecegim bi yer haline gelebilir, hala nasil kullanicagimi cok iyi kestiremedigim bu sanal sayfayi belki de karsilastigim, sevdigim, hic konusmadigim ama bi sekilde beni yazmaya itebilecek hayatlarla doldurabilirim. Kara Kitap'taki Galip'in tek tek insan yuzleri fotograflariyla dolu kutulari acmasini ve hepsini incedigi gunduzleri-geceleri-aylari unutmak nasil mumkun olabilir ki?

My Photo
Name:
Location: istanbul, Türkiye

Eğer bu blogu okumaya yeni başladıysanız, yazılanları en alttan yukarı doğru okumak "gösteri sürecini takip etmek" adına daha anlaşılır olacaktır.

Tuesday, January 16, 2007

Azlar, Yavaşlar Ama...

Bir seyircimi, dans babalarımdan birini ve güzel bir dostumu kaybettim...
Dansımın beni sürüklediği ülkelerden birindeyim yine. Bu sefer adres, İsviçre’de sessiz sakin bir şehir; Fribourg. Her gece sıladan gelen hayrig ve mayrig maillerinin sabırsızlıkla beklendiği, küçücük yabancı oda, bu defa bu şehirde. Dün gece gelen bir haber sınırları daha derinden hissettirdi; beni çocukluğuma götürüp duvarlara savurdu. Gözlerimi her kapattığımda, çocukluğumdaki anlamlandırması zor yürekle buluştu yüreğim; gurbeti katladı yükledi sırtıma. Dün gece gelen haber, bir Ahmet Kaya şarkısıyla Udi Hrant havalarını aynı masada buluşturdu, geldi oturdu yüreğime, sessizce, sakince, hırsla, hüzünle…
...boğazım düğüm düğüm, çözemiyorum...
Altı ya da yedi yaşındayım. Kenterler Tiyatrosu’nda babam beni bir adama teslim etti. İriyarı, o yaşımda yarım dünya diyebileceğim bir adam. Gövdesinden çok, bana güven veren kokusunu hatırlıyorum şimdi. Heyecanıma baksanıza, hayatımdaki ilk sahne temsilini, Arşın Mal Alan’ı Kenterler’de kenardan, oyuncularla aynı seviyeden izliyorum. Ne büyük heyecan, sanki sahneye ben çıkmışım da ben söylüyordum “Arşıın Maall Alllaan”ı sevgili Püzant ahparikle. Birkaç yıl sonra, yine elimden tuttukları gibi aynı adama teslim ettiler beni. Gözleri sürekli gülen, her an gidip derdini paylaşabileceğin ama bir yandan patronluğunu hissetirmekten geri kalmayan, saygı uyandıran, o güven veren kokusu her yana sinmiş adam: Arsen Papazyan. Karagözyan Derneği’nde, Maral’ın Vağvan Arvesdakednerı (Yarının Sanatçıları) ne kadar da doğru zamanlamayla hazırlanmış bir gösteriydi. Oradan yetişenler daha sonra Maral’ın eti, kanı, damarı oldular. Her prova esnasında Arsen ahpariğin o tok, insanı motive eden sesi duyulurdu. Bir insanın dansçı olması için, onun bedenine dansla girmeniz gerekmez; sözlerle-cümlelerle şekillendirebilirsiniz bedeni, Arsen ahpariğin yaptığı buydu işte. Sesi zaten kesilmişti son zamanlarda ve şimdi hiç çıkmamacısına gitti.
Son dönemde ne kadar da hızlı kan kaybettik; Mirican Kara, Hagop Ayvaz, Kristin Saleri ve Arsen ahpariğim.
Mirican Kara’yı hiç tanımazdım, Hye-Tert’ten birkaç yazısını okumuştum ve ardından dansım beni Berlin’e götürdüğünde, baba tarafından Tıbrevanklı sayılmanın torpiliyle yakından ilgilenildim ve bir haftasonu onun arabasına binip başka bir Tıbrevanklı dostun, ressam Ohannes Topyolu’nun evine gittim… Mirican ahpariğimle 3 saatlik yol boyunca hep Tıbrevank’dan, Haçik Apelyan’dan ve halk oyunlarından, “haygagan bar”ların güzelliğinden, Hoy Nazan’dan, Gagaçneru Bar’dan, Govgas’dan, Sirem Gı’dan, kostümlerden, korolardan konuştuk, konuştuk, konuştuk… İçine müzik, dans ve kültür sevgisi işlemiş o güzel adamı dinledim 3 saat boyunca. Benim gözüm onda, onun gözü yoldaydı, ama aklı İstanbul’daydı, görebiliyordum rahatça. Gençliğinde oynadığı bir figürde takılıp kalmıştı beyni belki, dansçı olmayan anlayamazdı bu hissi. Yüreğindeki o özlemi görebiliyordum.
Ve şimdi, bu uzak ve soğuk ülkeden bakıyorum da danslarımıza yürekten bağlı Mirican ahparik gitmiş, Ermeni resim sanatının mihenk taşı Kristin Saleri göç eylemiş, Hagop Ayvaz’ı önceden hazırladığı ve yaşamla oyun oynadığı, dekorunu önceden hazırladığı mekânına gömmüşler. Ve kahretsin ki hiç beklemezken Arsen ahpariğim danslarımızı, müziğimizi, yüreğini, dostluğunu, güven verici bakışlarını bırakıp gitmiş.
Bugün Çıplak Ayaklar Kumpanyası varsa Arsen ahpariğimin emeği büyüktür. Bugün ben kâh Fransa’da, kâh İsviçre’de, kâh Almanya’da, Çıplak Ayaklarından kan akarcasına hareket ediyorsam, düğmeye basanlardan biri de o koca Arsen’dir. Artık, bir Çıplak Ayaklar temsili sonrası Taksim Sahnesi ya da Kenterler çıkışında beni beklemeyecek Arsen ahpariğim. Bilmezsiniz sahnedeki adamın düşüncelerini; koltukta oturan yayanizdir, sizi hareket ettiren mamanız, babanız, dostlarınızdır; sevgiliniz, komşunuz, dişçiniz, hocanızdır... Benim her gösterimin vazgeçilmez seyircisidir Arsen ahpariğim ve hareket etmeme imkân sağlayan, bana güç ve ilham verendir.
Gösteri bitti... Şimdi kulise çıkıp tebrikleri alma zamanıdır, ama artık şen kahkahasıyla, “artık bizi geçtin oğlum” nidaları ve kocaman göbeğiyle sarılacak bir Arsen ahpariğim yoktur. Arsen Papazyan bağıra çağıra içimize yazılmış bir çığlıktır; boynunu çevresindeki insanlardan daha yukarıya uzatıp, daha renkli bir dünyayı görebilmiştir. Ermeni kültürü ve sanatına sıkıca sarılmış, bu yolda birçok öğrenci yetiştirmiş, bu yolda birçok beynin içine girebilmiştir; üzücü olan bugün yerini dolduracak kimselerin olmamasıdır. Son yıllarını Maral’dan uzak geçirmek zorunda bırakılması büyük bir ayıptır. Maral ve Arsen Papazyan isimleri hep yan yana anılacaktır...
Azalmak, her geçen gün daha da azalmak… Kara, Ayvaz, Saleri, Papazyan... Sonu hızla gelen bir azalma... Biz tartışaduralım 1915’i, “gazetelere ilan vereceksin, vermeyeceksin”i, “Dacigle evlenmiş”i, “mezun olmuş Hayeren konuşamıyormuş”u, Kınalıada dedikodularını ve nicelerini; Bazıları bildikleri yolda üretmeye, yetiştirmeye, okumaya ve okutturmaya, bildiklerini aktarmaya devam ediyorlar, belki azlar, yavaşlar, dırdırcılar ama, önemli olan bu dünyada “insan” olarak kalabilmenin, paylaşmanın ne demek olduğunun farkında olmalarıdır.
.
Onun can yoldaşı Talin kuyrigime, çocukları, dostlarım Lerna ve Garo’ya başsağlığı diliyor, böyle bir insanla birlikte bir ömür geçirdikleri için gülümsemelerini diliyorum.

Monday, November 13, 2006

Hapsik Mayrik




Bugun beni sokak insanlarindan en çok etkileyen kadinlardan birini anlatmaya çalisicam;
Hapsik Mayrik

Bana, nedenlerini cok dusunup tasinmasamda, “fabrikada tutun sarar sanki kendi içer gibi....” sarkisini ve en cok da Sebnem Isiguzelin "Copluk" romanini animsatir Hapsik Mayrik.

Menilmontant, Paris'in en keyifli mahallelerinden biridir, etrafinda Belleville, Parmentier, Père Lachaise gibi populer mahallleleri olan sirin ve kucuk bir kac sokaktan olusur. Bir cok ara sokagi ve size sundugu sayisiz alternatif cafeleri vardir. Ne Belleville gibi 72 milleti barindirir icinde ne de sadece fransizlar dolasir sokaklarind. Baharda Menilmontant'dan daha guzel gidilebilecek mahalle yoktur paris'te benim icin, cunku Menilmontant kilisesinin tam onundeki Tunuslu Emir cafede nargilenizi icebilir, naneli cayinizi yudumlayip gunesin ve cicek acmis kestane agaclarinin altinda kus civiltilarini dinleyebilirsiniz, ya da tam meydanda metrodan cikinca cicek acmis erguvan agaclarinin onundeki Cafe Menilmontant da oturup etraftan gecen cinli afrikai turk ermeni fransiz tiplemeleri izleyebilir ve sikilmadan saatlerce oturabilirsiniz. Ayrica bu mahalle size parisin en temiz ve en muhabbetli donercisine de ev sahipligi yapar istanbul Gunesi diye tercume edebilecegimiz bu donercinin sahipleri Efe ve Baki, duvarlarinda Ahmet Kaya ve Yilmaz Guney resimlerine ratlamak mumkun ve bu iki isim hazir gecmisken Menilmontant dan sadece bes dakika yuruyerek mezarlarina ulasabilir bir Ahmet Kaya sarkisi mirildanabilirsiniz. Bu mahallede Dogu Avrupa bakkali da bulunur ki kendisinden arada satin aldigim sarap bugune kadar ictigim en guzel saraplardan birisidir. Genelde giyindigim bisikletci kazaklari ve yesil paltom da ismini cok sevdigim ve beni duman adamlarla maceralarini hatirlatan MOMO karakterinden alan MOMO dukkani da menilmentant'dadir, eh bu kadar anlatmisken; Topkapi Istanbul bakkali ve yasar kemal okuyan sahibi de Momo nun karsisindadir kendisiyle keyiflice muhabbete girebilirsiniz, aman eger babasi ordaysa cocugunu sormayin kendisinden cok sikayetcidir. Menilmontant caddesini yukariya dogru yururseniz harika bir meydan sizi bekler bir cok cafe yanyanadir, E. yle bir cumartesi sabahi omletimizi burdaki turk cafesinde yemisligimiz vardir. Diger bir turk barinin sahibi sevgili Nermin ablam da menilmentant metrosuna cok yakindir ve kendisine de gunluk ziyaretlerde bulunabilir. Gordugunuz gibi MMenilmontant da yapilacak cok sey var. Menilmontant'i bu kadar ozel kilan bu mekanlarin disinda bu blog un asil sebebi olan karaktere sira gelince.

Ismini Hapsik Mayrig koydugum bu kadincagiz (Ermeniceden tercumesi Zenci Anne) sanirim 65 ine merdiven dayamis olmali, kisa boylu carpik bacakli dizleri ice donuk ve kisa boyu yetmezmis gibi kambur yuruyen zenci bir kadindir. Paris sokaklarinda cok sik rastladigimiz evsizlere cok benzer, yeri gelmisken paristeki evsizlerin hepsinin yuz ifadesi aynidir. Her yerde boylemidir? Istanbul'da boyle oldugunu dusunmuyorum.
Mutlaka dizleri gorunecek sekilde etek giyer ve zamaninda cok para ettigini dusundugum klas renkli bir sapkasi vardir. Menilmontant metrosundan cikar cikmaz karsinizdaki gazetecinin arkasina esyalarini birakir. Esyalari bugune kadar gozlemledigim kadariyla iki migros torbasi buyuklugunde posetler ve iclerinde ivir zivirdan ibaretdir.
Menilmontant ahallilsinin koruyup kol acan ettigini dusundugum bu kadincagiz insanlari hayrete dusurecek kadar caliskandir. Ne mi yapar? Butun Menilmontant meydanini sabahtan aksama kadar supurur. Istanbul Gunesi'nde oturup kendisini saatlerce izlemisligim vardir, ve tek tek yapraklari topladigina, ruzgarda ucusna gazeteleri, kagit parcalarini, sigara izmaritlerini bir posete topladigina defalarca sahit oldum.
Ben ise giderken 12 gibi onun da yeni geldigi izlenimine kapilirim hafif uyusuk ve daha yavastir hareketleri, gazeteci kulubesinin arkasinda esyalarini torbadan cikarir digerine koyar sanki asil isine baslamadan once biraz oyalanmak ister hep, hepimiz gibi. Aksam isten ciktigim 18 sularinda ise en hizli ve en caliskan saatleridir, benim gibi bu kocaman meydani temizleyen garip giyinimli bu kadini seyreden coktur, sanki evinde sehpanin ustunden saksisi dusmustur de temizliyormus edasi vardir hep ve bir yandan kendisi de bu seyircinin farkindadir ve ayni bir performans sanatcisi gibi sanatini en iyi derecede en ust noktada icra etmeye calisir, sigaralar ayri torbaya kagitlar ayri torbaya yapraklar ayri torbaya, kisacik olan boyu ve kanburuyla iki buklum bu zenci kadin en azindan benim 3 senedir sahidi oldugum bu temizligi her gun tekrarlar. Charles'in hatirladigi kadariyla en az 10 senedir burdadir.

Son paris gidisimde hem Charles hem gazeteci hem de Istanbul Gunesi'ndeki dostlarima sorduysam da uzun suredir ortalikta gorulmemesi biraz kaygi verici. Kimbilir nerdedir simdi, belki de Menilmontantahalisinin pisliginden siklilmis baska bir meydana gecmistir. Umarim baska bir mahallede tekrar karsilasabilirim.....

Temizlik ve kadin demisken Bulgaristan'da koca govdeli kadinlarla karsilasmistim bir gece sokaklari tazikli suyla supuren ve kopuk kopuk temizleyen nerden nereye....

Sunday, November 12, 2006

Fribourg Berveder cafe- Trasformator'deki Kucuk Manson




Fribourg Berveder cafe- Trasformator'deki Kucuk Manson

Fribourg'da en guzel manzaraya sahip cafenin adi Berveder, bir ucurumun kenarinda, cok genis bir araziye bakan bu cafe, masalimsi guzelikte. Hala gercek olup olmadigini sorabilirim kendime, o derece doga ustu bir manzaraya sahip.
Orda Ilk E. yle farkettigimiz garson cocuktan bahsetmeye calisicam bugun.

Bazi insanlar vardir, erkek mi kadin mi oldugunu tam anlayamazsiniz?
Transeksuel de olmadiklari asikardir aslinda. Bir yanlari erkege benzer diger yandan kadinsi tavirlari da agir basmaktadir, ses tonu ya da konusmasi kendini ele vermez. Bunu bilincli olarak kullananlarda vardir bilincsizce icinden geldikleri gibi davrananlarda. E yle Besiktas'taki evimizin sokaginda Besiktas fani bir kiz vardi surekli cocuklarla top oynayan agzindan argosu eksik olmayan, ki kendisinin saclarini kessek erkek olduguna yemin edebilirdiniz.

Berveder cafesinin de calisan garsonu boyle bir cocuk, sanirim 23-2 5 yas arasi diyebiliriz. Kendisi bir erkek ve gay olduguna suphe yok diye dusunuyorum. E yle ortak kararimiz cok guzel ve cok alimli bir gay, digr gay dostlarimii cildirtabilir, aman ? gormesin dedigimizi hatiriyor gibiyim, bu alimliliginin altinda giyinis ve dis gorunus olarak Mariln Manson a kendisini benzetmeye calismasi da ic dunyasinin aslinda nasil da karisik ve bizim ulasmamizin cok zor oldugunun kaniti. Oraya eminim daha kimse girememistir.

Konusurken siparis alirken sesi nerdeyse cikmiyor, bazen tekrarlatmaniz gerekebilir. Kendisi bu cafenin disinda ayni zamanda transformator adli bi barda calisiyor, transformator daha gece kulubu tadinda bi yer , E goremesede ben bu Kucuk Manson 'u gece calisirken de gorme sansina eristim.
Giyinisini ve saclarini farkli bir tarza sokmus boylece kadin mi erkek mi oldugu cok cok daha zor anlasiliyor, hem cok saf cok efendi duruyor hem edepsiz ve kiskirtici hem sadece klasik muzik dinler diyorsunuz hem de Buyuk Manson'la top oynayabilir: ). Yalniz oldugumdan kendisini izleme sansim oldu ve bu cift cinsiyetten cok keyf aldigini dusundum, siparis alirken bir kadin gibi davranmasi yuruyusune birayi doldurusuna ayni bir kadinmis gibi hareket etmesi ama ara ara erkege donebilmesi ve boylece dikkat cekmekten buyuk keyf aliyordu.
Genelde siyah giyen bedeninde dovmeleri oldugunu dusundugum garsonumuz tabii ki tahmin ettiginiz gibi piercing leri var ensesinde ve cok rastlanmadigi icin kendisini daha ozel kilan boynunda.

Fribourg kucuk bi sehir ve genelde gunum cok kucuk bir insan grubu icinde geciyor, ama Kucuk Manson gibi karakterler arada yanimiydan gectikce dunyada binbirturlu yuregin farkina vardirttiriyor seni, iyi ki varsin Kucuk Manson.

Sunday, September 24, 2006


Bir şey dağılmasın toplaması zor oluyor

Muhtemelen Galatasaray’dan yüzlerce kez geçmişsinizdir, hatta belki gün içinde 3-4 defa geçtiğiniz de oluyordur. Vahan usta 40 senedir aynı noktada Galatasaray Lisesi’nin yanında duruyordu, kendisini hiç fark etmediniz mi? Şimdi gidip bakalım derseniz de artık çok geç çünkü kendisi tabir caizse Beyoğlu’ndan Beşiktaş’a ‘tehcir’ edilmiş durumda. Kendi deyimiyle o sokakta bir tazı gibi avını arıyordu, ama biz, “avlar”ın çoğu fark edemedik onu. Kendisi öylesine görünmezdi ki, İstiklal caddesi kalabalığı arasında iplere bağladığı kitaplarıyla, kendisi önde karısı arkada yürürken bile bir gölge gibiydi adeta, Hayal Sahaf denmesinin sebebi buydu belki de. Gölgesi Beyoğlu kalabalığının arasında kayboluyor- eziliyordu. Sokaklarda sahaflık yapmaya 1960’larda başlayan ve neredeyse 40 senedir aynı noktada duran Vahan Usta kendi durduğu sokakta açılan bir şark kahvesi nedeniyle ve kanunların artık tezgah açmasına izin vermemesi sebebiyle orada kitaplarını satamıyor. Beyoğlu’nda herkesin bildiği, tanık olduğu, sevdiği-sevmediği, karşılaştığı simalar vardır. Siz yürürken arkanızdan sizi korkutmak için bağıran, param yok şarap alıcam, beyaz sakallarıyla piposunu içen, pala bıyıklarıyla tespih çeken, aşıklara şiir yazan, terazisi yanlış tartarsa bedava tartan, içli köfteci Ali bey, kör gözleriyle saz çalan, rahmetli Madam Anahid ve Paganini Bülent, geceleri 2 den sonra karşılaştığımız küçücük orguyla uzun havalar çalan ve daha onlarcası, Beyoğlu’nu yaratan ve Beyoğlu’nun yarattığı insanlar….. Onları durdukları noktalardan daha uzağa götüremezsiniz. Ahmet Kaya der ki “Dağda açan çiçek şehirde büyümez, koyma beni buralarda bırak döneyim”
Fatih Akın’ın son filminde Siya Siyabend’den Bizon Murad ‘ı dinlerken Taksim’den Galatasaray’a sonra Tünel’e -Tarlabaşı’na doğru sürüldüklerinden bahsetmişti. Siya Siyabend umarız ki tutunabilir Beyoğlu’nda ama Hayal Sahaf Vahan Usta 74 yaşında tutunabilir mi ki acaba hayata ….


İstanbul’a ne zaman geldiniz Vahan Usta?

İstanbul’a Tuna’dan buz yığınlarının geldiği yıl geldim, üç yaşında. Yozgat’tan göç ettik. İlk önce Beşiktaş kilisesinde derme çatma bir barikatta kaldık, bir süre sonra Ihlamur set üstüne, ardından Yıldız’da, sürekli sefalet içinde yerlerde kaldık. 1934’ün sonlarında şimdiki Sakıp Sabancı Lisesi’nin orda bir okul vardı o okulun arkasında bitişik olarak bir kerezman (mezarlık) vardı. Biz o kerezamana yerleştik birkaç aile, zaten battal bir mezarlıktı ve sanırsam 50lere kadar da kaldı o mezarlık sonrası istimlak. Düşünün Beşiktaş’tan buraya (Yıldız) bir tek yol vardı….bostanlıktı burası alabildiğine…Barbaros falan yoktu…..
Bizim gibi birçok aile bu mezarlıkta kaldı uzun süre. O mezarlık ve okul 50’lere kadar battal olarak mevcuttu ve o dönem istimlak başladı. Ben de Beşiktaş’ın resmi var bir gün oturup bakarız, eh önce bulmak lazım tabii (gülüşmeler).
Biz bu apartmanı yaptığımızda burada hiç bir şey yoktu , tek tük arada araba görürdük ve ben hatırlıyorum çocukluğumda balkondan Şişli tramvayının ışıklarını görürdüm o kadır tenhaydı İstanbul.
Babam rahmetli cebinde beş kuruş yokken sağ olsunlar çoğu kişinin yardımıyla birisi çimento verdi birisi tuğla verdi birisi harcını karıştırdı ve bu evi yaptık işte. Kerezmandan (mezarlık) laf açılmışken biraz gereksiz bilgi olacak beni affedin ama
Gezi parkındaki mezarlığı da hatırlarım ben. Orda hatta kilise vardı (Surp Krikor Lusavoriç) şimdiki Divan Oteli’nin yerinde, onu da istimlak ettiler. Orda hatırımda Aşçı Hasip vardı, böyle kocaman bir adam (ses taklidini yapıyor) bir de berber Hagop, ufak tefek sevimli bir adam bana gelirdi “gel küçük adam, saçını keseyim” derdi. Ben de para yok ki, mahcup olurum diye çekinirdim. Sipahi ocağı vardı bizim Surp Agop’tan 200 metre uzaklıkta, bir de çeşme hatırlıyorum caddeye bakan tarafta.
Atatürk heykeli her zamanki gibi öndeydi, o Akdeniz işaretiyle…..

Neyle Geçinirdiniz?

Ben her türlü iş yaptım, Elmadağ ve Harbiye taraflarında çok çalıştım, Cihangir’de, Taksim’de ayrıca Emirgan’da. Ailemin hiç geçim kaynağı yoktu. Dört kardeşim vardı ve sefalet içinde büyüdük. Babam da amelelik yaparak geçimini kazanırdı rahmetli. Çok zor büyüdük efendim. İmkansızlıklar beni hep sosyal yaşamdan uzak tuttu, ben çok istememe karşın ne bir sinema ne bir konser. Bilirmisiniz Safiye Ayla’yı? Ben onu camdan seyrederdim, okuduğu mikrofonu uzaktan görürdüm, bu dediğim 40’lar ben gencim ve hayata en imrendiğim dönemler. Ama o dönemler daha iyiymiş şimdi çok daha zor, ayda bir iki gazinoya meyhaneye giderdik, şimdi….

Sen ne içersin? Rakı mı?

Ben rakı içerim ama pahalılıktan ağzımıza koyamıyoruz. Ama rakıyı hep tercih ederim ama düşünüyorum ki sanırım benim gibi halk da malum pahalılıkta başka şeyler içiyor. Önüne geçilmez bir zam…Dönemin açılışı ve kapanışı olarak gösterebiliriz belki bunu bakın ilginç; Hemen hemen 80’lerin sonu 90’ların başına kadar halkın bir yaşama gücü vardı arkadaşlarla bir meyhaneye bir gazinoya bir birahaneye gidip içebilirlerdi. Ama şimdi zamanın getirdiği ağırlıklar her şeyimizi altüst etti.
Şimdi bir şişe alırsam onu idareli içiyorum…Yani istek var ama bu derecedeki yaşam şartında devam etmek mümkün değil. Hem artık bu bir keyif değil….

İlk kitaplarla ilişkin ne zaman başladı?

Ben Emirgan’da bir doktorun yanında bahçıvan yardımcısıydım 43’lerde, yedi sekiz ay çalıştım orda. O yıla kadar, 15 ini aşmış gibi bir çağdaydım ve kitap hakkında bilgim vardı. Bi de kitap alacak gücümüz de yok, günde alıyoruz bir lira para. Nasıl geçtiyse elimize bi formalık bir kitap geçti. O on beş sayfada inanır mısın yeni bir dünya keşfettim. Bir de sanırım Emirgan’da çalışırken o boğazın güzelliğinin kitapla buluşması bende başka bir dönem açtı…..o ruh güzelliğini görünce ben bişeyler aramaya başladım, neydi bu? Elime ne geçerse okumaya başladım, param oldukça kitap almaya başladım. Haftalığımızın yarısından fazlasını verirdim, çılgınca bir istekti….
Günler geçti dükkan açtım Cihangir’de, ayakkabı üstüne. Orda zaruret bir şey oldu ve kirayı veremedim. Kirayı da bir şekilde ödemem lazım. Altıda kapatmaya başladım dükkanı Beyoğlu’nda kendi kitaplarımı satmaya başladım. Böyle böyle başladım sahaflığa….O dönem benden başka kitapçı yoktu…..

Nerelerde dururdunuz?

İlk Tokatlıyan’ın önüne koydum oradan kalktım İş Bankasının oraya, Halkbankın oraya indim, sırayla Tünel’e doğru kapı araları her türlü boşluk, set üstleri. Bir gücümüz yoktu yer tutmaya. 80 darbesi sonrası cadde üstünde izin verilmedi. O yüzden bir ara sokağa girmek gerekti eh 80’den beri Galatasaray Lisesi’nin yanındaki o sokakta duruyorduk işte taa ki kanun çıkana kadar.

Sizin hakkınızda epeyi yayınlanmış söyleşi makale, kitap, fotoğraf hatta karikatür bile var. Bunlara göz atarken fark ettik ki 6-7 Eylül’de korkulu dakikalar yaşamışsınız.

Anlatayım, Osmanlı yokuşunda Karekin Varbed’in ayakkabı dükkanında çıraklık yapıyordum, ayakkabı üstüne. Düşün ki meydana 100metre uzaklıkta. Nasıl anlatmalı şöyle söyliyim ölümle yüz yüze geldim ben, kıl payı kurtuldu deriz ya…. Ben o gece dükkandaydım. Varbed giderdi saat 7 de ben 10-11’lere kadar çalışırdım. O gece saat 7 gibi usta giderken hafif böyle endişe verice bir uğultu geliyordu zaten meydandan, Ustam gitti bir baktım sesler çoğalıyor , bir bakayım dedim, bağırma çağırma, geri geldim dükkana dedim ki emniyet nasıl olsa bunu önleyecek. Aradan 15-20 dakika geçti şiddetli darbe sesleri gelmeye başladı kepenklerin ve camların kırılışını duyuyorum, eşyalar düşüyor, hücum edişlerini hissediyorum. İçerden ben bunları duyuyorum çünkü kepenki kapatmışım. Sesler geliyor “vurun, kırın, acımayın” falan bütün o sokak neredeyse Ermeni-Rum zaten. Ben dedim şimdi çıkarsam an meselesi beni döverek öldürürler ama çıkmazsam da ölecem. O muhitin adamları da gösteriyorlar şurası Ermeni, burası Rum diye bağırıyorlar….Yav ben kapana kısıldım, açıcam kepenki kaçacam ama kilitlemişim içerden bi de inanırmısın kilidi açamıyorum, uğraş uğraş biraz evvel kilitlediğim kilit açılmıyor yahu. Oturdum kara kara düşünürken pat pat pat diye ayak sesleri duyuldu, alttan baktım ayakları gördüm, bi manga polis, ben o anda artık nasıl olduysa kilidi açabildim ve polislerin arkasından fiydim…… Hemen Beyoğlu’na çünkü kardeşim orda Allah’tan o erken eve gitmiş, gerisini anlatmaya gerek yok her yer tarumar.

Peki neden Beşiktaş’a geldin şimdi? 40 senelik Beyoğlu’nu bıraktın?

Kesin kez yasak geldi çünkü. Bu yasak aslında 2003’te gelmişti ama zabıta bizi idare ediyordu. Zor bela iki yıl durduk ama dayanma gücümüz 2005’e kadarmış çünkü ekipler kitap görmicez alıp götürürüz demeye başladılar. Bi de açıkçası o eski kitap meraklıları da yok… Ben böyle avını bekleyen tazı gibi duruyorum dar sokakta. Neydi, arada gelip çayımızı içen dostlarımız vardı bizi unutmazlardı, Vahan Usta Deyip gelir sarılırlardı. Bir şey dağılmaya görsün toplaması öyle zor olur ki, işte aynen böyle benim durumum. Dağlarca her geçtiğinde “Ustacığım her geçtiğimde seni görüyorum seviniyorum ve üzülüyorum” derdi bunu unutmuyorum mesela. Şimdi de gelsinler diyorum ama hayat şartları belki uzak geliyor Beşiktaş onlara ya da nerde olduğumu bilmiyorlar. Lafı dolandırmayalım, kitap koyamıyorsun, caddeden gözetliyorlar sürekli memurlar. Ben burada aslında zabıtaya da kabahat bulmuyorum kesinlike…80 den beri de yasaktı ama bakın zabıtanın güzel bi anlayışı vardı bi şekilde hallediyorduk ama onlar da istemeden başvurdular bu duruma diye düşünüyorum. Eh Beşiktaş’ta yasak yok mu? Var. Var ama idare ediyoruz iste, bi mendilci geliyor yanına bi takıcı üçümüz çok yayılmadan duruyoruz…..100 kitap yerine 20 kitap koyuyoruz
Adam geliyor kaldırın diyor “peki abi diyoruz” ne yapıcaksın…..

Neden Hayal Sahaf?

Hayal
Evet Hayal Sahaf Vahan Usta
Hayal …. Bu kişisel yapıdan geliyor, görünmeme. Şimdi bana derlerdi ki git sıkıntılarını anlat zabıtaya, konuş falan. Ben bunu yapamam , zabıta zaten beni idare ediyor, bir de üstüne nasıl gidip derim bana bir çözüm diye, fazla ortaya çıkarsam, sınırı geçersem olmaz, benim yapım da biraz nahif. Bu beni de düşündürüyor inanın, Hayal Sahaf. Ben acaba topluma gereken bir hizmeti veremediğimi düşünüyorum
Hizmet vermişim ama gerektiği kadar verememişim….

Peki, ya toplum sana gereği kadar önem vermemişse?

Onu bilemicem……neden toplum bana ilgi göstersin.
Kitapla uğraşıyorsunuz, sahaflık eski bir meslek ve çünkü, 40 senedir Beyoğlu’nda yılmadan kitap satıyorsunuz?
Ben girgin birisi değilim nahif bi insanim….belki konuşabilseydim insanlarla bi yerim de olurdu ama…..hoş şeyler bunlar işte…..

Ermenilerle ilişkiniz nasıl?

Aktivitesizlik olarak kabul etmek lazım Ermenilerle ilişkimi. Bu benim yapımın tuhaf oluşuyla ilgili sanırım. Salih Kalyon’u tanırsınız belki, oyuncu, o kadar açık bir insan ki. Vahancığım diye gelir, sarılır. Ben bu adama ne yaptım hiç birşey, bir-iki kitap sattım belki, almış Bostancı’dan bir koli kitap getirdi satmam için, en azı 50-60 milyonluk kitap var içinde. Neden anlatıyorum bunu? Bizim cemaatten bir gün böyle bir adam çıkmadı bana el uzatan, bir kibirlilik, bir beğenmişlik kendilerini ama diyeceksin itham ediyorsun hayır itham değil o kadar olur kibarlık , bulaştı o kibarlık onların tavrına, birkaç kişi var içlerinde arada Beşiktaş mütevelli heyetine gidiyorum ama bişey de diyemiyorum işte ah bu karakterim…varlıklılar ya…..(ses taklidilerini yaparak konuşuyor) ben böyle bir hayat mücadelesi içinde onlara üç kuruş beş kuruş verin diyebilecek insan değilim…. Böyle bir çıkmaz içindeyim, hani bazı şeyler hassastır onu böyle açamayız, Salih Kalyon’u anlatmam bu yüzden ulan bir günde sıcak bi merhaba de be… çok değil, merhabaları bile sürekli yarim yamalak….(yine ses taklitlerini yapıyor) Tuhaf.. Aslında bir dakika belki de bende tuhaflık kardeşim…..belki de ben eksiğim…..gidip de ne kiliseye uğruyorum ne bişey yapıyorum, insan her şeyi karşısındakinden beklememeli ….. dönüp dolaşıp yine hayal kişiliğe geliyorum işte….. Hayal Vahan….

Ermeniler için de Hayal’siniz yani?

Öyle sanırım

1915 ‘te neler yaşamış aileniz?

(biraz çekinerek)Bir ufak sürgün hayatı çekmişler evet….. Bize hiç anlatmazlardı…ben size bir soru sorayım.Tehcirle göç aynı anlamda kullanabilir miyiz?

Tehcir zorla göç ettirilmek, göç ise kendi kararıyla gitmek anlamında kullanabiliriz sanırım. İkisi farklı anlamlarda yani.

(düşünceli) Biz yaşadık ikisinde o zaman.
Yav konuşmak zor bu konuları, Bakın Hrant Dink’i tanırmısınız? Ne zorluklar çıkartıyorlar adama. Neden? Konuşuyor çünkü…

Söyleşi
Mihran Tomasyan


Birileri yazmalı. Hakkında birşey yazılmadan
kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli.... W. Saroyan


Madam’ları tükettikten sonra……

Bir rivayete göre Madam Anahit, İstanbul meyhane kültürü arşivini “fotoğraf” toplayarak oluşturmak istersek en çok fotoğrafta yer alan kişi ünvanıyla tarihe geçebilirmiş….Bu yazıyı okuyan dostlarda eğer Çiçek Pasajı ya da Nevizade’de, 40 yıl içeresinde (evet Madam tam 40 yıldır durmadan Çiçek Pasajında akordeon çalıyordu) çekildikleri resimleri tozlandıkları albümlerden - tenekelerden çıkartıp bakacak olurlarsa Madam’ın akordeonunun muhakkak bir parçasını ya da en güleç haliyle, en has pozuyla en beyaz dişleriyle mutlaka bulacak- göreceklerdir.
Sokakta müzisyen ve kadın olmak
Çiçek Pasajı Istanbul’un ne kadar en tanınmış merkezlerinden diyebiliyorsak Dünyanın da “meyhane merkezi” dersek sanırım yanılmış olmayız… Madam Anahit de Entelektüel Cavit, Bademci Mahmut Usta gibi Çiçek Pasajının sembolleşmiş bir karakteriydi. Sanırım 90 kuşağına kadar doğan herkesin görmesede adını – akordiyonun metnini- bişekilde duyduğu bir karakter. Bu kadar “kulis”de kalmayı ve 78 yaşına kadar “sokak”ta saygı görerek yaşamayı nasıl başarmıştı…. Cemal Süreya’nın “ …yarasini kuliste saran bi soytari gibi” mısrasına atıfta bulunarak; Madam o kadar sıkıntısını, yaşadıklarını, ağır hayat koşullarını nasıl da yakasındaki gülle, dudaklarına bol gelen o kırmızı rujla, tizlerde kısalıveren o buruk sesiyle, tiril tiril elbiseleriyle sanırm en çok da akordeonuyla kapatırdı…..

1926’da Talimhane’de eski Niagora manavı’nın karşısındaki evde dünyaya gelmiş Madam Anahit. Ermeni cemaatinin tanınan bir ailesinden geliyor, Annesinin babası Hazine-i Hazıra da müfettiş, kardeşi genç yaşta intihar etmiş bir din adamı, Vosge Apeğa; Öyle vaazlar verirmis ki kiliseden çıt çıkmaz, söyledikleri günlerce konuşulurmuş evlerde. 1953 de alkolden (!) vefat etmiş. Liseyi Ermeni Katolik Anaratoğutyun’da bitirmiş yani şimdiki İstanbul Sanat Merkezi, en çok şapelini severmiş okulun şimdi ise fresklerin üstü boyanmış halde öylece durur ne yazık ki. Yazları sıkça gittiği Büyük adada birgün Rum komşularının oğlu Yorgo’ya aşık olmuş. Yorgo akordeon çalıyor….Eh sebep bu ya Annesi ısrarlarına dayanamayıp Anahit’e (daha Madamlığa çok var…) Yorgo’nun aşkına karşılık Akordeon almış. Meraklısına sene 1944 Anahit 18 yaşında Yüksek Kaldırımın zamanın ünlü dükkanı Papa Jorj’dan 170 liraya. İlk heyecanla Saint Antonio`a dua etmeye gitmişler ana-kız; Akodiyon kucağında…. O günden ölümüne 78 yaşına kadar hiç kucağından inmedi akordiyonu…

İlk ders

Papa Jorj’un aracılığıyla zamanın ünlü hocası Arto Benon’la derslere başlamış Madam yine meraklısına 4 altın bir ders, o zamana göre büyük para….. Önce Baver- Çerçin ve bir sürü metod üstüne çalışmış, kendi deyimiyle çabuk öğrenmiş. Bakmış ki Benon Bey’den alacağını almış hoca değiştirmiş; Norayr Dırızyan…..İkinci hocası ve ilk kocası…. 20 yaşında düğünlerde-nişanlarda çalmaya başlamış daha sonraları “başarılı” olduğu ama kendi deyimiyle “cebi-delik başarı”lı olduğu Çiçek Pasajı yılları başlamış.
Kocası mı? 17 yıllık beraberliklerinden sonra boşanma ve ayrı geçen uzun 10 yıl sonrası tekrar Norayr beyle ikinci evlilik- iki çocuk, Onnik ve Berç.
Sebebi belli; “seviyorduk birbirimizi”
Uzun yıllar yaşadıkları Tarlabaşındaki binaları pek çok İstanbullunun yakından hatırladığı tarihi yapı, konak, deniz manzarası bırakmayan “Berbadettin talan” pardon dilimiz sürçtü Bedrettin Dalan’lı yıllarda yıkılmış. 1988’de devletten parasını alamayınca kiracı durumuna düşmüş Madam. Tek yaşadığı bu olsa demek geliyor insanın içinden ama 6-7 Eylül olaylarında yıllar boyu akordeon çalıp neşe verdiği insanların nasıl da bir gecede “kurt” a dönüştüğünü, iki kadeh ardından “büyük adamların” nasıl da küçüldüklerini, “Madam” ın “Gavur” olduğunu birbir duymuş, görmüş ve en ağır şekilde “maddi zorluklarıyla” beraber yaşamış…
Çiçek Pasajının ilk yılları kavga patırtı geçmiş ta ki kendi mevkisini kazanması, “Madam “ olması yıllarını almış. Öldüğü güne kadar bir kere bile rakı-sigara içmemiş. Çiçek Pasajından geçen “ünlü” herkesle ahpablık kurmuş, üzüntülerine gözyaşı sevinçlerine kahkaha olarak akordiyonuyla eşlik etmiş. En çok “Papatya gibisin” ve “Yıldızların altında” parçalarını çalıp söylemiş. Kendi hısmı Boncuk restauranta arada bir akrabaları, dostları “cemaat üyeleri” yani eski İstanbul çocukları da gelirse Ermenincesini patlatıp “Ermenince şarkılar” da okurmuş….. Geceye buzlu suyla başlar sonra bol vişne suyu içermiş çok acıktı mı paçanga böreği yer, balık olarak da sadece Mezgit yermiş (merkalısına; kılçıklı balık sevmezmiş)
Sorulduğunda oynadığı filmlerin sayısını kendisi de hatırlamaz; Babamın suçu (Cüneyt Arkın), Adalet (Cüneyt Arkın),Öğretmen (Kemal Sunal), Faize Hücum, Kadın ve Şarap, Cennet Çocukları, Arkadaş, 24 Saat…..Kendisine göre hayatının -Istanbul’un- en güzel yılları 30-35 yaşında olduğu yıllar yani duvarından beraber çekildikleri resimlerini eksik etmediği Ayhan Işık’lı, Zeki Müren’li, Sadri Alışık’lı, Kemal Sunal’lı, Yılmaz Güney’li……yıllar

En çok sevdiği “Akordiyonu” dışında bir de hayvanları özellikle “kedileri” varmış Madam’ın. Tarlabaşı Bulvarı açılmadan önce, yıkılan evinin bir odasında Hayvanları Koruma Derneği faaliyetlerini başlatmış, 15 yıllık bir faaliyet döneminden sonra, bir gün evleri istimlak (t(d)alan) edilmiş ve her şey mahvolmuş. Evine gidenler anlatırlar eski İstanbul adetlerine göre, likörlü, çikolatalı ve kahve ikramlı bir ağırlama sunarmış mutlaka misafirlerine. Son yıllarda misafiri de kalmadığından dostları sadece kedileri ve bir- iki kadim dostuymuş, Beyoğluna ise çıkamaz olmuş.
Masasına çağıranları beğenmezse milyar da verseniz “içtiğinize meze olmam” deyip cevaplarmış.
Yazının başında söylediğimiz gibi “fotoğraflarımıza” sessizce konuk olan Madam Anahit biraz okuyucu araştırdığında görecektir ki kaç yazıya, röportaja, kaç şiire konuk olmuştur.
Çiçek Pasajının gökyüzüne açık tavanında akoridyon nağmeleri sahipsiz tam bir senedir. Yeri doldurulamayacak Beyoğlu tarihinin bir rengi daha soluk artık. Cenazesine 30 kişi katılmış. Binlerce, yüzlerce rakı sofrası- belki bu yazıyı okuyan sizin bile- masalarına zamanında konuk olmuş “ Madam”ın cenazesine.
“Azınlıktı ve bağlı olduğu azınlıkta da azınlıktı” böylesi marjinal bir kadın böylesi bir cenazeye layıkmıydı acaba.. Alkışlarla masamızdan başka bir masaya geçerken keşke alkışlarla uğurlayabilseydik cenazesinde de Madam’ı … Her Pazar aksatmadan gittiği, Beyoğlu Üç Horan Kilisesi rahibi Sahak Maşalyan’ın cenaze vaazında söylediği gibi “Artık alkışlar tükendi” söylediklerimizi doğruluyor sanki.

Azınlıklar Avrupa Birliğine giriş sürecinde bir nevi “özgürlüklerini kazanırken!?!” farkındalar mıdır ki acaba bir nevi “biblo-nostalji” olduklarının ve artık kendilerinden “zarar gelmeyeceğinin”. Televizyonlar-radyolar her dilden yayın yapıyormuş, ana dil özgür olmuş, ….Hıh neye yaradı ki tüm “Madam”ları tükettikten sonra……

Biz ne yapabiliriz şimdi diye düşünüyorsanız, sanırım en güzeli 30 Ağustos günü Şişli Ermeni Mezarlığına gidebilir yanınızda bir duble rakı biraz akordeon namesi götürebilirsiniz (Tekrar meraklısına not: Anahit'in mezarının tapusu Osmanlı tapusu imiş. Parasızlıktan tapuyu yenileyememiş.) Ya da olmadı Nevi zade’de Çiçek Pasajı’nda şerefine bir kadeh kaldırabilirsiniz…

40 yıldır kucağından düşürmediği Akordiyonu kim bilir nerdedir şimdi? Ya kedileri? Gittiğin yerde yakandan düşürmediğin gülünün kokusu ferahlatsın içini…..

Toprağın bol olsun Madam Anahit….

Kaynak ve yazı alıntıları: Nebil Özgentürk, Refik Durbaş, Vazken Değirmentaş, Arman Tayran, İsmail Saymaz, Ekşi Sözlük…


Mihran Tomasyan



Halil Koç (İkinci Bahar)


Madam Anahit’i çok eski yıllardan beri tanırım. O gittikten sonra hiç sokak çalgıcısı gelmedi Çiçek Pasajı’na. Mesleği de onunla birlikte kaybolmaya başladı sanki. Geçtiğimiz yıl vefatının ardından bir hafta boyunca masalarımızda Madam Anahit’in resmini koyarak ona saygımızı göstermeye çalıştık ikinci bahar çalışanları olarak.

Cengiz (Cambaz)

“Ben küçüktüm, Nevizade’ye çiçek pasajına içmeye gelirdik. O zamanlar tanıdım Madam Anahit’i gelir bir sandalye ye çöker “ha buraya oturayım” derdi. Ve otururdu. Herkes tanırdı onu. Çiçek’teki ve Nevizade’deki tüm asmalar onundu zaten. Önünde duraksadığı masadakiler hemen bir sandalye çekerlerdi altına o da birkaç parça çalıp yoluna devam ederdi.
Çok geçe kalmazdı zaten erken başlayıp erken bitirirdi turunu. Son birkaç yılında artık yaşlanmıştı Hohner Marka akordeonunu oğlu taşıyordu. Zaten Akordeonu da oradaki bakkallardan birine bırakırdı taşımasın diye. Beyoğlu sokakları onun eviydi zaten.”

Maryam Dırameryan (Ev kadını)

“Madam Anahit sanıldığının aksine öldüğü güne kadar Ermeni köklerini hep korudu. Ermenince konuşur hergün evine ermenince gazete alır ve her Pazar aksatmadan Balıkpazarındaki ÜçHoran Ermeni kilisesinin Pazar ayinine giderdi.
Hatta hoş bir anım var. Biz Esayan Ermeni Lisesinin 100. yılı nedeniyle bir etkinlik düzenliyorduk. Etkinliği ermenince gazetelerden okuyup telefonla 7 tane bilet almıştı. Kimbilir o haliyle o durumda nasıl-ne kadar kazanıyordu ama mezun olduğu liseye öyle bağlıydı ki hiçbir etkinliğini kaçırmazdı. Arkadaşlarıyla etkinliğimize katılmıştı. Ne zaman beni görse okulunu “Esayan”ı sorardı. Ne yazık cenazesine çok az katılım vardı.”






Saturday, September 23, 2006




Guzel yayam....




Evim cok guzel duzenine oturdu.......her sey yolundsa yakinda kagit islemleri de cozuldugunde daha yasanasi bi duzene donusuecek yasam....Ama basindan belli olan bisey var ki " hayat" benim icin sanirim cok daha uzun yillar boyunca ordan oraya kosusturma, duzen icinde duzensizligin hukmettigi, yerlesik yasayamamanin verdigi duygu, gitme isteginin agir bastigi , her sehrin yabanci, her gokkubbenin benim oldugu bi dunya olarak bi muddet daha kalacak......

ne zaman mi bitecek? Sonunu bildigimiz bi sey bize neden heyecan versin ki? Bu yuden yasamiyormuyuz zaten?
Sana anlatmak istedigim bunlar degil.....baska bisey, guzel bisey, renkli canli bisey, bana seni hatirlatan, bakinca yuzumde tebessumlerin cogaldigi, hergun bakim isteyen, isminin digin mari oldugu bir "sey"

Bir menekse.....

Bugun evimde en buyuk eksikligini hissettigim bisaksi cicek almaya karar verdim...Evime yakin bi cicekci var, evden cikinca sola don ana caddeden tekrar sol meydana gelince tekrar sol kolda....eh "sol kol" a hep guvenmek lazm.....Neyse daha cicekciye gitmeden alacagim cicegi biliyorudm....menekse almaliydim.....Gariptir bana hep seni hatirlatir menekse....Belki o guzel gozlugunle menekselerin diplerini temizlikten temizlige ya da evdden el ayak cekilince nasil da bebek altini temizler gibi ozenle temizlediginden mi? Ya da cesit cesit renklerde her turlu mor ve pembe renklerinin hakim oldugu menekselere sahip oldugun icin mi? Ya da seni "fareli koyun kavalcisi" gibi bir tiplemeye benzettigim icin mi?; onde digin mari elinde bi sise su arkada bizim evdeki tu o cesit cesit menekseler.....

Boyle iste...menekse deyince digin mari geliyor aklima o yuzden cicekciye girer girmez menekselere baktim....ucuzdu..saksisi 3 euro.....cok sevindim iki saksi aldim.....birisi tam koyu bir mor birisi cok acik bir mor....hatta pembeye yada leylaka kaciyor da diyebiilirim...ikisinde de cicekleri bol.....adam bu mevsim disarda tutabilirsin cicege iyi gelir dedi zira burasi o kadar guzel ki hava ...anlatamam bahar gibi guzel tatli bi sicak guzel serin bi ruzgar.....ama ben yine de korktum ve de buzdolabimin ustune yerlestirdim...cam kenari guzel gunes alabilecekleri yani zamanda golgede de kalabilecekleri en uygun mekan......saksilarin uzerlerine de yazdim.....Digin Mari.......artik isimleri boyle.......

Simdi evimdeki resminden bana gulumseyen sen...bu cicekler sayesinde nefes alan yasayan kimi zaman dokulen kimi zaman cosup cicekler acan...yani benle beraber nefes alan bi bedene- canli bir varliga donuseceksin evimde........Mutluyum

bu mektubu yazarken bir yandan menekselere bakiyorum...ali al moru mor...gulumsuyorlar bana, soyle yuksekten bi kahkaha patlatiyorlar senin gibi, sularini veriyorum, ve senin kendi menekselerine fisildadigin gibi ben de onlara su verirken fisildiyorum

" beni az mi yikadin yayam..........................."

sevgiyle
mihran
paris
20.09.2003



Kafka’yla Kemal’in arası


Gece yarısını çoktan geçtik saat 02:00 oldu bile
Ben yine gerideyim, geride
Ben donen renklere karışmış bir cüceyim simdi
Afişlerimin asılı olan duvarın gerisinde
Ben sıralı duran kitapların içindeyim simdi
Kafka’yla Kemal’in arasında
(aman be tabii ki bizim yasar kemal, Mustafa olacak hali yok
kafka’nın yanındaki)
Ben karşıki odanın perdesiz penceresindeyim
Aylar önce düşen yağmurdan kalma izin gerisinde
Sokaktan getirdiğim sandalyenin eski sahibinde
Radyoda çalan şarkının gerisinde
Dinleyenlerin de gerisinde en geride
Keranenin sokağındaki Arnavut kaldırımları dizen
İsçinin söylediği türkünün
Duvarımdaki peçeteleri gerisin geri çeviren rüzgarın
Duvarımın gerisinde sevişenlerin
Kapıcım Portekizli kadının
(pencerenin pervazına sarkıtıp göğüslerini tüm gün,
nasıl da seyrediyor her gelen geceni)
Tuvalette yanan mumun
Kafasına kurşun sıkılan bebeğin
Vodkasını biraz evel bitiren çingenenin
Ezanla sevişenlerin
“Menilmontant” metrosunu süpüren
Zenci kadının tırnaklarının
(hani şu ikinci hattaki istasyon, belleville bir sonraki durakmıydı?)
“Şarap alıcam param yok” diyen şarapçı Ahmetin
Yayamın hergun özenle konuştuğu çiçeklerin
yapraklarında sıkışıp kalmış tüm fısıltıların
Kaç Nazarın (o da kim?)
Sabaha karşı ağlayan martının
Ağlayan Çınarın
Ağlayan Yeprad’la Dikris’in
Ağlayan bombaların, kurşunların,
Camdaki yansıyan yüzümün
O yansımanın da gerisinde
Dans eden Hintli kadının
(hatırla altın dişleriyle sana sattığı kumaşı)
gerisindeyim ben……gerisinde
O renkli ışıklarla beraber süzülüyorum
cüce sağımızda mı kaldı?
(bu dünyadaki tüm sollar kaybolduğuna göre)
Ermenince bok demektir
Kafka’yla Kemal’in arası
(altıncı satırda mı yazmıştım bu cümleyi)
Anla işte durumumu;
Ka-Ke….Ka-Ke…Ka-Ke

Salyangoz

Duvarıma astığım mektuplarını ki aynı şeyi tekrarlıyorlar ne kadar da uğraşsam düzeltmek için her seferinde rüzgar gerisin geri ceviriyor onları….Üzerlerindeki yazıları duvardan yana döndürüyor ve ben her seferinde okumak için yazılanları rüzgarla savaşıyorum…..okutmuyor rüzgar yazılanları.

İstiyor ki rüzgar, öyle hızlı essin ve tüm harfleri karıştırsın ki birbirine, anlamsız olsun tüm yazılı olanlar…..zaten ne kadar da anlamsızlar bu halleriyle bile…..

………..Az kaldı….mektuplar artık rüzgara dayanamayıp düşmeye başlayacaklar, bir iki kere yerlerine iğnelenecekler teker teker bir...... iki…….üç…..daha sonra yerde kalacaklar bir süre, rüzgar orda da rahat bırakmayacak onları (seni)..…odadan odaya duvardan duvara savuracak ve üzerine yazdığın her harf düşecek üstünden ta ki hiç bozulmamış sayfalar kalana dek…..ve ben gün ve gün odamda savrulmuş tüm o kelimeleri bulucam;
Yatağımın kenarına ilişmiş “seviyorum”, kaloriferin altına kaçmış “üşüme artık”, kitapların olduğu rafın arkasında “sev beni olur mu?” mutfaktaki baharat dolabına sıkışmış “yanındayım” , yüklüğe nasıl da girmiş “sevişmelerimiz”, camın kenarındaki menekşelerin içinden çıktı “kokun”, defterimin arasında saklıyorum “gitmesen olmaz mı?”……

Kelimeleri birleştirmek istiyorum bazen. Seni tamamlamak umuduyla, ama her seferinde anlamsız cümleler çarpıyor suratıma… Kar tanelerine dönüşmüş tüm kelimeler; Rüzgar estikçe odamda tüm kelimeler yağıyor üstüme!

…..kelimeler yağıyor üstüme!


Antranik dayday



Birileri yazmalı. Hakkında birşey yazılmadan
kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli....
W. Saroyan

Gözlerimi açtım. Yine başka bir yataktayım. Hımm sanırım tek başımayım odada ve üşüyor bedenim. Ayaklarım yorganın dışında kalmış her zamanki gibi. Çekiyorum kendime ayaklarımı ve bedenim küçük bir bebek gibi kalıyor yorganın altında. Bu son senelerde kimbilir uyandığım kaçıncı yabancı yatak. Odada fazlaca bir eşya yok... İki komedin, bir gardrop, televizyon, arkasında tuvalet olduğunu düşündüğüm mavi boyalı bir kapı ve büyükçe camlar. Yataktan kalkıp perdeleri açmak istiyorum, ama yerler öyle soğuk ki parmak uçlarımın üzerinden iki hamlede cam kenarına gidip hızla perdeleri açıp dışarıya bile bakmadan yatağa, yorganın altına fırlıyorum yine. Bembeyaz bir şehir karsımda.Kar yağmış nerde olduğumu bilmediğim şehrime... Telefonun sesiyle irkiliyor beyaz hayaller.
Yayam....Güzel yayam arıyor. "Dün gece de aradım yoktun" diyor. "Ben nerde olduğumu biliyor muyum Yayacığım" diyesim geliyor, ama Yayam belli ki birşeyler paylaşmak istiyor benimle hiç sesimi çıkarmıyorum, zaten o nefes aldırmadan başlıyor anlatacağı hikayeye.Sesi ağlamaklı, belli ki bana telefon açmadan önce de ağlamış epeyi.


* * *

Yayam her hafta pazartesi oldu mu toplar Marmara ve Jamanak gazetelerini üst komşumuz Jermen tantiğe götürürdü. Haftadan haftaya biriken gazeteleri Jermen tantiğim hem kendi okur hem de gözleri iyi görmemeye başlayan artık 86 yaşında, 56 senedir de beraber yaşadığı kocası, dostu Antranik daydaya okurdu. Her hafta bu tiyatro büyük bir uyumla oynanır, her pazartesi alt katta biriken Marmara, Jamanaklar üst kata çıkar, okunmuşlar üst kattan alt kata inerdi....Her iniş çıkışta da Yayamın hazırladığı kahveler tüm evi kokusuyla etkisi altına alırdı. Ben ise yurt dışından döndüğüm her günün ilk saatleri hal-hatır sormak için üst kata çıkar ve her seferinde yüzlerindeki o kocaman gülümsemeyle karşılaşır 'yorganın altındaki üşüyen ben' gibi üşürdü her yanım sevinçten...Antranik daydayı ise her dönüşümde biraz daha çökmüş, biraz daha oturduğu koltuğa gömülü bulurdum. Şişli'ye taşındığımızdan beri, on seneyi aşkın bir süredir tekrarlanan bu tiyatronun bir sahnesindeyiz simdi. Oyuncular Yayam ve Jermen tantik sadece. Bir oyuncu eksik...

Bu sefer gözler yaşlı, bu sefer kahveler her zamankinden daha acı, bu sefer daha bir kasvetli mutfak, bu sefer masanın üstünde sadece tek bir günün Marmara ve Jamanak'ı. Bu sefer oyunun son perdesi.
Antranik daydaya okunan 'satırlar' içine almışlar onu. Oyun içinde oyun olmuş hayatlar. Kapıdan çıkıp bir kat yukarıya çıktığında Jermen tantiğim, elinde Marmara ve Jamanak okuyacak kimsesi yok artık! Artık Antranik daydayım ellerinde sıkı sıkı tuttuğu Marmara ve Jamanak da. Antranik dayday siyah çerçeveler içinde hüzünle bakıyor karısına, 56 senelik dostuna, bir kere bile kırmadığı eşine dördüncü sayfadan hüzünlü gözlerle özür diliyor... Son yılbaşını bizde geçirdi Antranik dayday. Saat onikiyi vurduğunda ve dilekler tutulup birbirini kucakladığında herkes, kulağıma fısıldamıştı sessizce. ’Korkmuyorum hiçbir şeyden, tek korkum Jermen Tantiğini yalnız bırakıp göçüp gitmek bu dünyadan, tek korkum bundan ibaret...’

Birileri yazmalı. Hakkında birşey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli...

30.01.03 Belcika/ Mons

Ugurbocegi

Ugurbocegini ben oldurdum
Kucukken ben
Ugurbocekleri toplardik bahceden
zulal, bedik, artun ve ben
Ve her seferinde bocekcik
Ucuverirdi avucumun icinden
Sarkisini bile soyleyemeden ben
Bir gun yine
Ararken tum cocuklar sansini
Ben avucumda bir ugurbocegi
Hemen kacip da gitmemesi icin
SIkIca sIkdim yumrugumu
ve aciverince kucucuk parmaklarimi
Ne kadar soylediysemde sarkisini
Ucmadi bocegim/ ucamadi

Ben o koca bahcenin ortasinda
oylece kalakaldim tum gun
kucucuk avucumda
ezilmis bir ugurbocegi
durdum.....durdum....

Ve simdi...
Yillar gecti ve ben
Su koca ve pis sehirde
O gunku gibi
Avucumda ezdigim gunler oylece
duruyorum......duruyoruz.....

mihran belcika/ mons